İlham Kütüphanesi

Tecrübe asla eskimez!

stajyer-kapak
Sevim Gözay
İşte yedi70 ruhunu baştan sona mükemmel biçimde yansıtan bir film. Afişte yer alan ‘Tecrübe asla eskimez’ sloganının hakkını sonuna kadar veriyor.  

Vizyondaki Stajyer (The Intern) adlı film çılgın bir fikirle çıkıyor karşımıza: 20’li yaşlar gençliğinin hüküm sürdüğü 2015 model bir moda şirketine 70’lik bir stajyer almak! Evet evet, yaşlı başlı birini ‘stajyer’ olarak işe almak. İş dünyasına dair bildiğimiz her şeyi alt-üst eden sosyal bir deney. Bu kuşak farklı parlak fikrin cazibesi, efsane adamımız Robert De Niro ile tavan yapıyor. Emekli bir dul olarak karşımıza çıkan Ben’e (Robert De Niro) filmin daha ilk dakikalarında kaptırıveriyoruz kalbimizi. Yemek kursundan Çince öğrenmeye kadar her aktiviteyi deneyen emekli dostumuz, can sıkıntısına ve ‘bir işe yarama’ ihtiyacına çare arayan binlerce ileri yaştaki şehirliden biridir. “Bu şehir için sönük kalıyorum” ifadesi, onun duygu durumunun en çarpıcı tariflerinden biri kanımca. Bu dünyanın artık ona ihtiyaç duymadığını düşünüyor 70’indeki Ben, öyle hissediyor. Er ya da geç hepimizi bekleyen bu kemirgen duyguyu neon bir tabela yapıp alnımızın ortasına çakıyor böylece film.

Nesiller arası ‘karşılaştır-yakıştır’

Hiçbir işe yaramadığını düşünerek öylesine vakit geçirdiği sıkıcı ve sıradan günlerden birinde, bir kafe panosunda rastladığı ‘kıdemli stajyer’ ilanı Ben için sürpriz bir dönüm noktası olur. Kendini bir anda internet kurdu gençlerle dolu bir şirkette antika bir ‘kobay’ pozisyonunda bulur. Üstelik patronu, “Bak, ben yaşlılarla pek anlaşamam” diyecek kadar bu deneye gönülsüz ve genç kariyer kadını Jules’tur (Anne Hathaway). Kimse işkolik Jules’u suçlayamaz, o ofis Jules’un topraklarıdır ve orada onun dediği olur. Dostumuz Ben için kırıcı olabilecek bu tablo, içinde yaşadığımız dünyanın bir simülasyonu gibidir. Dünya da Ben’lere Jules’tan pek farklı davranmıyor öyle ya. Neyse ki dostumuz Ben hiç alıngan olmadığı gibi, son derece iyi bir gözlemci. İşi kaptığı gibi, kısa zamanda ekibe kendini sevdiriyor ve patronla iletişimini de günden güne iyileştirmenin yollarını arayıp buluyor. İnternet üzerinde süper iş bitirici olan tüm o gençlerin yüz yüze ilişkilerde devirdiği epik çamları düzeltme işini de üstleniveren Ben’in şirketin sevgilisi olmaya doğru giden macerası insana öyle iyi geliyor ki! Müthiş eğlenceli ve zekâ dolu diyaloglarla akıp gidiyor film. En güzel yanlarından biri de, modern ve geleneksel tarzların yan yana gelişinden doğan mucizeleri bize didaktik veya mesaj kaygılı şekilde değil kahkahalar attırarak göstermesi. Ve yolu kesişen herkesin nasıl daha iyi, daha mutlu kişiler haline geldiğini gözler önüne sermesi.

stajyer-filmi-02

Gençler ve kıdemliler: bir elmanın iki yarısı

Ön plandaki komedinin ardında öyle bilge bir anlatım var ki; baktığımızda, son model gençlerin dünyası da eksik, eski kuşak emeklilerin dünyası da. Mutluluk ancak bu iki dünyanın kaynaşmasıyla mümkün, biri olmadan diğerine rahat huzur yok. Gençlerin ve ileri yaştakilerin taraf olduğu yeni bir ‘bir elmanın iki yarısı’ ilhamı var bu kaynaşmada. Güneş ile ay, yin ile yang, kağıthelva ile dondurma gibi sihirli ve tamamlayıcı bir denge bu. Gençler bu yüzyılın araçlarını ve dilini iyi biliyor, ileri yaştakilerse insanı ve insani olan her şeyi. Birinde olmayan diğerinde mevcut ve herkesin sahip olduğu değerli, ancak ne zaman? Bilgi ve tecrübe bir araya gelip bir bütüne eriştiğinde. Çünkü yaşamsal araçlarımız ne kadar gelişirse gelişsin kalbimiz eski usül atıyor, tik-taklarımız hiç değişmiyor! Tecrübeyle sabit.

yedi70 ruhu iş başında

Bu arada, antika dostumuz Ben’in o şirkette sadece gençlere bakıcılık-rehberlik ettiğini filan da sanmayın. En güzelinden bir de aşk çıkarıyor kader -ya da yönetmen!- onun karşısına. 60’lık fıstık Rene Russo’nun canlandırdığı ofis masözü ile aralarında doğan atraksiyonlar benim diyen flörtözü yaya bırakır. De Niro ile Russo’nun rüya çiftler listesine girişi tam bomba. Bu âşık olunacak filmi yazıp yöneten de 66 yaşındaki romantik komedi kraliçesi Nancy Meyers bu arada. Sevgi, saygı, bin öpücük

stajyer-filmi-01

Şöyle bir toparlayacak olursak, genç iş kadını Jules ile olgun stajyeri Ben’e -hiç çekinmeden- tam bir ‘yedi70 ikilisi’ diyebiliriz. Ben, emeklilik hayatının gayesini ve aktif yaşama geri dönmenin yollarını ararken, genç Jules da kontrolden çıkmak üzere olan işine ve çatırdayan evliliğine çareler arıyor. Ve hayatın cilvesi şu ki, her ikisi de eksik-gediklerini birbirleri sayesinde tamamlayıp onarıyor.

İşte yedi70 ruhunu baştan sona mükemmel biçimde yansıtan bir film! Afişte yer alan “Tecrübe asla eskimez” sloganının hakkını sonuna kadar veriyor. 20’ler ve 70’ler arasında sağlam bir köprü kurarken, Jules’un tatlı küçük kızına kadar uzanıyor bu köprü. yedi70’in ‘yedi’si de tamam oluyor böylece. 21’inci yüzyılın moda anlayışı olan karıştır-yakıştır ekolünü nesillere uyarlıyor ‘Stajyer’. Son moda ile antikayı bir araya getiriyor. Olayların bir moda şirketinde şekilleniyor oluşu da dahiyane bir evren tasarımı bu anlamda. Ağzım kulaklarımda çıkıyorum sinemadan ve bu etki hiç bitmesin istiyorum. Çoğalarak yayılsın ve kimse mahrum kalmasın diliyorum bu zevkten, iyi seyirler herkese!

stajyer-filmi-04

Stajyer’den ekstra yedi70’lik notlar:

-Günümüz dünyasının yeni kutsalı ‘deneyim’. Edinilmesi bir ömür isteyen, ileri yaş bireylerde ise doğal biçimde biriken hazine bu. Über deneyimli bir dost herkese lazım bu devirde!

-Robert De Niro’yu görmek başlı başına hediye. Bir aktörden daha fazlası o, bin bir haline tanık olduğumuz sıkı bir dost bizler için. Sırf onu görüp özlem gidermek için bile gidilir sinemaya. Güven veriyor, aşinalık hissettiriyor ve hayal kırıklığına uğratma ihtimali yok.

-Filmde Jules’un Ben’e dediği gibi; “Nasıl oluyor da hep doğru şeyi söylüyor ve doğru şeyi yapıyorsun?”… Gerçekten kulak verdiğimizde büyüklerin hep doğruyu söylüyor oluşu çok gizemli değil mi gerçekten? Bir de zamanında anlayabilsek şunu, her şey daha süper olacak herhalde!

-Eski mahalle sinemam olan Caddebostan Kültür Merkezi’nde izledim filmi. Oranın emekli, zevkli, zarif ve eğlenceli kemik seyircisi hep favorimdir. Nitekim salona girdiğimizde, erkenden gelip yerini almış olan kıdemli ve coşkulu bir çiftin, “Hoş geldiniz, iyi bayramlar!’ karşılaması olağanüstü bir sinema deneyimiydi. Gelen herkesi aynı şekilde karşıladılar.

-Aynı çiftin film boyunca çınlattığı şen kahkahalar ise filme karşı hissettiklerimin sağlaması gibiydi benim için. Kendi kendime gelin güvey olmuyordum işte, De Niro’nun akranları da bayıla bayıla izledi!

-Ben’in emeklilik hobileriyle yetinmeyip gerçek bir ‘iş’ arayışını anlatırken ki cümlesi de akıldan çıkacak gibi değil: “İçimdeki müziği hala duyuyorum ben”… Ne hayat dolu bir metafor öyle değil mi: İçimdeki müzik!

sevim-gozay

Sevim Gözay: Sinemaskop Randevular kitabının yazarı, televizyon programcısı, yazar ve yedi70 kulübünün gönüllü üyesi. iyi filmlerin hayatı daha iyi hale getirdiğine, hikayelerin sihirli gücüne, tecrübenin en büyük kariyer olduğuna ve yaşsız bir geleceğe inanıyor. twitter.com/sevimgozay   

Yorum Yazın

1 Yorum